Siyaset, en yalın tanımıyla topluma hizmet etme, adaleti tesis etme ve ortak geleceği inşa etme sanatıdır. Ancak günümüzde, kişisel ikbal uğruna temel insani değerlerin, hukuk normlarının ve hatta en temel ahlaki ilkelerin çiğnendiği bir pazarlık masasına dönüştüğüne şahitlik ediyoruz.
Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi‘nin işgal edilmesine sessiz kalanların ve bu enkazın üzerinden devşirilen "makam ulufeleriyle" teselli bulanların durumu, Türk siyaset tarihine geçecek bir ibret vesikasıdır.
Eğer bir siyasetçi, mensubu olduğu kurumun temelleri sarsılırken kafasını kuma gömüyorsa, burada artık "stratejik sessizlikten" değil, ağır bir irade felcinden söz etmek gerekir. İşgal güçlerinin, adaleti ve meşruiyeti hiçe sayarak dağıttığı koltukları, yüzü kızarmadan kabul edenlerin siyasi niteliği; "hizmet" değil, "kişisel ikbal" üzerine kuruludur.
Bu noktada en dikkat çekici figürler ise, dağıtılan bu gayrimeşru ganimetten "bana da bir pay düşer mi?" beklentisiyle sıraya girenlerdir. Kendi partisinin hukukunu korumak yerine, o hukuku çiğneyenlerin elinden gelecek bir lütfa razı olanlar, siyaseti bir dava değil, bir geçim kapısı ve statü aracı olarak görmektedir.
Oysa tarih göstermiştir ki; haksızlık karşısında susarak veya haksızlığın nimetlerinden faydalanarak elde edilen makamlar, sahibini büyütmez; aksine onu ilkesizliğin karanlık dehlizlerine hapseder.
Kafasını kuma gömenlerin, makam ve ulufe kuyruğuna girenlerin arınma safsatasıyla kendilerini meşrulaştırmaya çalışanların yarın o koltuklar altlarından kayıp gittiğinde, ne sarılacak bir ilkeleri ne de yüzlerine bakacakları bir kitle bulabileceklerdir.

