Zaman… İnsanlığın en eski sorusu, bilimin en inatçı muamması. Canlıların doğumla başlayan ve ölümle sonlanan yolculuğunda zaman, geri dönüşü olmayan bir akış olarak kendini gösterir. Bir bebeğin ilk nefesiyle başlayan süreç, yaşlanmanın kaçınılmazlığıyla ilerler; hücreler bölünür, dokular yenilenir, sonra yavaş yavaş yorulur. Biyolojik saat, canlıyı doğum ile ölüm arasındaki çizgide ilerletirken zamanın tek yönlü akışını adeta bedenin içine kazır.
Bu akış yalnızca canlılara özgü değildir. Atomların dünyasında da zaman, kendine özgü bir ritimle işler. Kararsız atom çekirdekleri, belirli bir yarılanma süresi boyunca dönüşüm geçirir; bir element başka bir elemente evrilir. Bu süreçte zaman, atomun içsel düzeninin bir parçası hâline gelir. Yarılanma süresi, atomun “ne kadar yaşayacağını” belirleyen bir tür mikroskobik kader gibidir. Canlıların ömrü yıllarla ölçülürken, atomların ömrü saniyelerden milyarlara uzanan bir kozmik çeşitlilik sergiler.
Einstein’ın izafiyet teorisinde karşımıza çıkan göreceli zaman… Hız arttıkça yavaşlayan, kütle çekimi güçlendikçe ağırlaşan bir zaman. Burada farklı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bilim kurgu filmlerinin en cazip sahneleri genellikle zamanda ileri–geri sıçramalar, paralel evrenler ve bir anda başka bir çağda uyanan kahramanlardır. Bu sahneler karşısında çoğu zaman fizik yasalarının sınırlarını maalesef unuturuz.
Benim kanaatim şu: Zamanı geriye almak, geçmişe gitmek veya geleceğe sıçramak fiziksel olarak mümkün değil. Evrenin işleyişi buna izin vermez. Zaman, tıpkı bir nehir gibi tek yönlü akıyor; geri döndürmek için elimizde ne bir mekanizma ne de bir fiziksel süreç var.
Gelecekte diyelim ki iki nokta arasında ışınlama tekniği ile madde transferi mümkün oldu. Bu durumda bile “zaman atlaması” dediğimiz şey, aslında sadece ışığın iki koordinat arasında katettiği süre kadar bir farktan ibaret olacaktır. Yani ışınlanma, zamanı durdurmaz; sadece iki nokta arasındaki mesafeyi ışık hızında almayı sağlar.
Günlük hayatımızda kullandığımız GPS sistemleri, hızın zaman farklarının en somut örneği olarak sunulsa da, uydulardaki atom saatleri, Dünya’daki saatlerden farklı çalışıyor olmasının sebebinin ışık hızı değil; maruz kaldıkları yerçekimi farkından kaynaklandığını düşünüyorum.
Zamanı anlamak, aslında kendimizi anlamaktır. Çünkü her birimiz, bu büyük kozmik akışın içinde bir anlık parıltı gibiyiz. Doğar, yaşar, dönüşür ve evrenin zaman nehrine kendi izimizi bırakırız. Zamanın geri dönüşü olmayan akışı, hem varlığımızın sınırını hem de anlamını belirler.
Bilim kurgu, bu kapıların hayalini kurmamıza izin veriyor; bilim ise hangilerinin gerçekten açılabileceğini gösterdiğini asla unutmayalım.

