Yahudilerin Şabat Bayramında (28 Şubat) başlayan İran-İsrail Savaşının üçüncü günündeyiz. Gözlemledim, araştırdım, istihbari yönleriyle analiz ettim. Kendimce bazı önemli tespitlere ulaştım.

Savaş öncesi müzakere süreci tiyatrodan ibaret imiş. ABD, İsrail ve müttefikleri zaman kazanmak için tüm dünyanın barışçıl duygularını maniple etmişler. İçerideki tartışmaları da göz önünde tutarak şunu belirtmek isterim. Bizim inancımızda “savaş hiledir” diye bir düstur vardır (Peygamber hadisi). Bu düsturu refere ederek savaşla ilgili her bağlamda yalan söylemek, sahtekârlık yapmak, aldatmak caizdir. Lâkin bizim mahallenin uygulaması gereken bu düsturu bizim değil de İsrail-ABD paktının uyguladığını görüyoruz. Bu noktada ABD-İsrail ve avanesinin tutumunu belki şeytanlıkla suçlayabiliriz ama dürüstlük gibi kavramlar üzerinden değerlendiremeyiz. Zira uluslararası ilişkilerde dürüstlük diye bir ilke yoktur, ahde vefa ilkesi bile çok iğreti durmaktadır.

Uluslararası ilişkiler derken uluslararası hukuka da değinmek gerekir. “Uluslararası hukuk” diye bir kavram gerçekte yoktur. Uluslararası hukuk, hukuk fakültelerinde okutulan bir dizi yalan dolandır. Uluslararası hukuk, zayıf ülkeleri, üçüncü dünya ülkelerini süper güçlerin kölesi yapmak için uydurulmuş meşru bir zemindir. Güçlü ülkeler istedikleri zaman uluslararası normlara veya anlaşmalara uyarlar, istemedikleri zaman uymazlar. Kimse de onlara hesap soramaz. Hesap sorulamayan bir düzende hukuktan değil ancak “kaos”tan bahsedilebilir.

Alın size Netanyahu örneği. Güya Uluslararası Ceza Mahkemesinde soykırım isnadıyla yargılanması için karar alınmıştı. Yargılandı mı? Hayır! Soykırım yaptı mı? Evet! Veya ABD’yi düşünün… ABD nükleer silah dahil her türlü silaha sahip olabilir ama İran gibi ABD’nin onay vermediği ülkeler sahip olamaz. Hayırdır? ABD demek ki Ali kıran baş kesen; ABD demek ki korsan devlet… Süper güçlerin korsan devlet olduğu dünyada hangi uluslararası hukuktan bahsedeceksiniz? Binlerce örnek var ama bu kadarı kâfidir.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşa bir ad vermekte de zorlanıyorum. Körfez Savaşı desem olmaz, Müslüman-Kafir Savaşı desem olmaz. O yüzden kısaca İran Savaşı demek istiyorum. Anlayın ki İran Savaşında bir taraf yalnızca İran, diğer taraf ise İsrail, ABD, ABD üssü bulunan Arap ülkeleri, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İngiltere, Hindistan… Gördüğünüz üzere İran ne kadar da geniş bir cepheye karşı savaş veriyor. Öncelikle bu yiğitliği takdir etmek, İran’a saygı durmak gerek. Herkes kabul ediyor ki İran yalnızca İsrail ile savaşsa dümdüz eder, üstünden geçerdi. Bu durumda İran’ın hani şu silahları nerede, hani uçak gemilerini neden vurmadı gibi akıl dışı eleştiriler buram buram Siyonizm eseridir. Öte yandan savaş daha yeni başlıyor ve bu savaş müzakere süreci olmayacak uzun ve kanlı bir savaş. Neden İran tüm silahlarını savaşın başında kullanıp bitirsin ki? Şunu bile düşünemeyip zevzeklik yapan o kadar çok boşboğaz var ki… İki lafı bir araya getiremeyen, dünya haritasında İsrail’in yerini bilmeyen çakma uzmanlar sosyal medyada bilmiş bilmiş konuşup ahkam kesiyorlar. Bu da maalesef bizim toplumumuza özgü bir illet. Beyni olmayanın fikri var. Ama ben bunlara çok da kabahat bulmuyorum. Zira onların örnek aldığı TV kanalları var. Kıymeti kendinden menkul zevatı sırf ABD, İsrail yanlısı diye tartışma programlarına, haber programlarına çıkarıyorlar ve deli saçması değerlendirmelerle milletin algısını yönetmeye çalışıyorlar. Sözde uzmanlar saçmalarsa çakma uzmanlar ne yapar, hep birlikte görüyoruz ve günlerimiz la havle demekle geçiyor. Tam da burada Sözcü TV’den bahsetmemek ayıp olur. “Ben İstanbul’dan geldim, siyonistim, 7 Ekim’den beri İsrail’deyim, şöyle öldük, böyle kaldık” diye ajitasyon yapan tescilli İsrail sevdalılarını, bebeklerin hunharca öldürüldüğü soykırımlarda İsrail ile gönül birliği kuranları ekranlara çıkarıp söz hakkı tanımak nedir? Milletin sinir uçlarıyla oynamaktır. Milletin sinir uçlarıyla oynamak nedir? Etki ajanlığıdır. Hani etki ajanlığı ile ilgili yasa çıkacaktı, hakikaten ne oldu o iş?

Savaş başladı; İran İsrail’i ve ABD üslerini dövmeye başladı. Bir de baktık ki Netanyahu İsrail’i terk edip Güney Kıbrıs Rum Kesimine kaçmış. 12 Gün Savaşlarında da Yunanistan’a kaçmıştı. Ama medya onun için asla “kaçtı” tabirini kullanmıyor. Aynısını İran liderleri yapsa hemen “kaçtı” yaftasını yapıştırırlardı. Bu da ana akım medyanın ABD-İsrail uşağı soysuz bir medya olduğunun sonsuz kanıtından biri olarak kenarda dursun. Netanyahu kaçtı da ne oldu? Tel Aviv’deki ofisine füze isabet etti, kaçtığı Kıbrıs’taki konutuna da füze isabet etti. Öldü mü? Hayır henüz ölmedi ama sağlıklı mı? Hayır. Yaralandığını, kuyruğu dik tutmak için sırıtarak pozlar verdiğini biz biliyoruz, birçok kesim bilmiyor ama Siyonist medya bilmiyor, bilmek istemiyor. Bebek katili soykırımcı Netanyahu ölse ağıt yakıp karalar bağlayacak o kadar çok kripto MOSSAD ajanı var ki… Bunların kimi gazeteci, kimi politikacı, kimi iş erbabı, kimi sanat erbabı…

Bu anlattıklarım Türkiye’nin gerçekleri, dikkat edin. Gerçekten dikkat edin; Türkiye’deki siyonistler İsrail’dekilerden daha azılıdır ve sayıca daha çoktur. Alın sormamız gereken bir soru daha: Olası bir İsrail-Türkiye Savaşında biz bu hainlerle ne yapacağız? Türkiye’nin yumuşak karnı işte budur. Çünkü içimizdeki hainler ahtapot gibidir; bir kolları PKK’ya, bir kolları FETÖ’ye, bir kolları Süleymancılar gibi diğer cemaatlere, bir kolları mason localarına, bir kolları ekonomik tetikçilere, bir kolları STK’lara uzanır. LGBT derneklerinden köpekçi derneklerine, insan hakları temalı derneklerden çevre temalı derneklere kadar o kadar geniş bir sivil toplum ağları var ki bütün bunlara müdahale edilmiyor olması korkunç bir akıl tutulmasıdır. Devletimizin bu akıl tutulmasından derhal kurtulması gerekir. Zira İsrail-Türkiye Savaşı artık basit bir söylem değil, bizzat kodaman İsrailli politikacıların sarf ettiği bir realite. İsrail’e göre yeni İran “biz”iz!

Madem yeni İran biziz, İran Savaşında elbette İran’ın yanındayız. İran’ın yanında olmak demek emperyalist yırtıcılara karşı tavır almak, onların varlığını ve hükümranlığını kabul etmemek demektir. Bu bağlamda ülkemizdeki İncirlik, Kürecik, Kisecik gibi üslerin varlığı, daha ziyade bu üslerdeki NATO varlığı, ulusal egemenliğimiz için açık tehdittir. 15 Temmuz işgal girişiminin İncirlik Üssü’nden yürütüldüğünü unutan mahluklar, İncirlik Üssü Amerikan Üssü değil NATO Üssü diye sap yiyip saman çıkarıyorlar. NATO denen örgüt, ambleminde kocaman haç olan bir Hristiyan ordusudur. Hatta bu amblem CIA amblemi ile hemen hemen aynıdır. Türki’nin NATO’da yer alması istisna olup gerçekleri değiştirmez. Zaten Türkiye NATO’da ABD’nin arkasını kollamak için vardır. Hatta alın size bir kanıt: Türkiye’de NATO üsleri var mı, var, Amerikan askeri var mı, var… Pekâlâ neden ABD’de Türk silahlı güçleri konuşlu değil? Bana ABD’de şöyle bir NATO Üssü var ve burada bir tane Türk askeri var deyin. Diyemezsiniz. Hodri meydan! Kaldı ki İsrail NATO’nun gizli üyesidir, tüm toplantılarına katılır, tüm planlarını bilir… İşte NATO böyle bir lağım çukurudur.

Gizli NATO üyesi İsrail büyük ihtimalle Mescid-i Aksa’yı vuracak ve “bakın İran yaptı” diyecek. Bu da deşifre olmuş siyonist bir plan. Biz Müslümanlar yutacak mıyız? Belli ki siyonist medya kanalları bangır bangır bağırarak İsrail’in borazanlığını yapacaklar. İnşallah yutmayız… Böyle bir durumda takınılması gereken tavır, İsrail’in ve onu korumaya alan şer ittifakının haddi aştığını bilmektir.

Bu arada İsrail’in abartılacak bir silahlı gücü olmadığını da müşahede etmiş bulunmaktayız. Daha net olayım; İsrail askerleri dünyanın en ödlek askerleri olabilir. Tabi ABD’den sonra. İran füzeleri düşerken Amerikalı askerlerin nasıl ağlayıp bağrıştığını gösteren videoları kaydedip saklamanızı tavsiye ederim. Canınız sıkıldıkça açar bakar keyiflenirsiniz.

Daha çok tespit var ama yazı uzayıp gittiği için kalanını da sonraya bırakıyorum.