Rüzgâr sert esiyordu o gün… Kuzeyden gelen ayaz var ya, insanın iliklerine kadar işler. Ama bu sefer üşüyen beden değildi; yürek üşüyordu.
“Bugün içimden konuşmak gelmiyor aslında… Ama susmak da bize yakışmaz be evlat,” dedi Sabri abi, gözünü uzaklara dikip.
Eskiden çayın dumanı başka tüterdi. Sadece bardaktan yükselmezdi; insanın içine dolardı, içini ısıtırdı. Şimdi yine duman var… ama ne hikmetse içimiz ısınmıyor. Çünkü yüreğimiz üşümüş bizim. Duyduklarımız, gördüklerimiz… insanın içine sığmıyor, sığmıyor işte.
Daha bıyığı terlememiş çocuklar… Elinde kalem olması gereken yaşta. Daha hayatın ne olduğunu tam anlamamış. Ama bir bakıyorsun, bir başkasının hayatını karartacak kadar karanlığa düşmüş. Nasıl olur, evlat? İnsan kendi kendine soruyor.
Bak evlat... İnsan bir günde bozulmaz. Toprak bir günde kurumaz. Ağaç bir günde çürümez. İçten içe, yavaş yavaş gider. Ben de soruyorum kendime: Biz neyi kaybettik de bu hâle geldik?
Hiçbir çocuk sabah kalkıp “Ben bugün kötülük yapacağım” demez. Dememeli. Çocuk dediğin bir fidandır. Su ister, ilgi ister, gölge ister. Sen bakmazsan, birileri bakar. Ama o “birileri” her zaman iyi insanlar olmaz. Bazen karanlık olur… Hem de kapkara.
Biz görmeyince, duymayınca, “aman bize dokunmasın” deyip kenara çekilince… o çocuklar da gider, o boşluğu dolduranın peşine takılır. Fark etmeden, bilmeden…
Çocuğun eline telefon verip susturmak; Gönlünü almak sanıyoruz bazen aslında hata yapıyoruz.Başarısız olunca azarlayıp, başarılı olunca susmak… Bu da adalet falan değil, evlat.
Sabri abi olarak söylüyorum: Bir çocuğun kalbini kırmak, cam kırmaktan kolaydır. Ama camı değiştirirsin… kalbin yenisi yok.
Eskiden çocuk dediğin, akşam ezanına kadar sokakta oynardı. Annesi bir seslenir, koşa koşa eve gelirdi. Şimdi çocuklar odasında… sessiz. Ama içleri bağırıyor. Duyan yok. Duymak isteyen de yok galiba. Ya da işimize öyle geliyor.
Ben burada, şu huzurevinde otururken… en çok neyi özlüyorum biliyor musun? Birinin gelip “Nasılsın Sabri abi?” demesini. Hepsi bu. Aynı şey çocuklar için de geçerli. O küçücük kalplere soran var mı: “İyi misin?” diye?
Okurların Sabri abisi olarak söylüyorum; annelere, babalara… Belki ağır gelecek ama gerçek ağırdır zaten. Karnını doyurmak, sırtını giydirmek, okula göndermek… Bunlar zaten senin vazifen. Ama ana baba olmak, vazifeden öte bir emanettir.
Çocuğun karnı tok olabilir… sırtı giyinik olabilir… Ama kalbi açsa, sen o çocuğu kaybetmişsin demektir.
Bir evlat, babasının gözünde değer görmüyorsa… dünyanın en pahalı oyuncağını al, en güzel elbiseyi giydir… içindeki boşluk dolmaz.
Bir anne, evladına sadece “yapma, etme” diye diye büyütüyorsa… o çocuk doğruyu yanlışı nereden öğrenecek?
Evlat dediğin sadece büyütülmez… anlaşılır. Suskunluğu dinlenir. Öfkesi görülür. Korkusu hissedilir. Ama biz ne yaptık? “Erkek adam ağlamaz” dedik. Ağlamayan çocuklar… içlerinde fırtına büyüttü.
Söz dinlesinler istedik… ama biz onları dinlemedik. “Sizin iyiliğiniz için” dedik… ama bir kere dönüp “Sen ne istiyorsun?” demedik.
Şimdi o çocuk büyüdü. Ama içindeki kırık çocuk hâlâ orada. Ve bir gün… o kırık yerden sızıyor karanlık.
Şu huzurevinin duvarları var ya… eski, yorgun… Koridorlarda yankılanan sesler gibi. Oradan söylüyorum size: Bizim derdimiz çocuklar değil. Çocukları yalnız bırakan büyükler.
Memlekette sevgi azaldı… beklenti çoğaldı. Muhabbet bitti… emirler çoğaldı. Göz göze bakmayı unuttuk biz.
Soruyorum size: Bir çocuk ne zaman kaybolur? Sokakta mı? Yok… Evinde anlaşılmadığında kaybolur. Kalabalıkta yalnız kaldığında kaybolur. Sevilmediğini hissettiğinde kaybolur.
Ama daha vakit var… Bu sefer geç kalmayalım. Çünkü bazı şeyler vardır, gidince geri gelmez. Bazı yaralar vardır… kabuk tutmaz.
Sevgili genç kardeşim… Sen de iyi dinle. Dünya bazen dar gelir, biliyorum. Kimse anlamıyor gibi olur. İçinde bir öfke birikir… sebebini sen de bilmezsin bazen.
Ama şunu unutma: Öfke sen değilsin.
O beden sana emanet. Nasıl taşırsan, o yapar seni. Bir anlık kontrolsüzlük… ömürlük yük olur. Güç dediğin bağırmak, çağırmak değildir. Yakıp yıkmak hiç değildir.
Asıl güç… o fırtınayı içinde susturabilmektir. Bir adım geri atabilmektir. Nefsine yenilmemektir. İşte o zaman başlar adamlık… delikanlılık.
Bir de öğretmenler var…ahhh ögretmenlerimiz....
Onlar bu memleketin sessiz kahramanları. Evde anlaşılmayan çocuğa okulda kol kanat geren onlar. Kendi derdini bırakıp öğrencinin derdiyle dertlenen onlar. Sadece harf öğretmezler… yön verirler hayata.
Ama ne yaptık biz?
“Ne oldu Sabri abi?”… Ah evlat…
Yalnız bıraktık onları. Her şeyi yükledik omuzlarına. “Disiplini de sen ver, ahlakı da sen öğret, eğitimi de sen düzelt” dedik. Bir an unuttuk… o çocuklar bizim çocuklarımız.
Sorumluluğu bıraktık öğretmenin sırtına. Yeter ki bizim düzenimiz bozulmasın…yeterki gözümüzden uzak olsun
Çok şey istedik öğretmenlerden. Yüklerine ortak olmak gerekirken daha fazlasını verdik omuzlarina ; kendi evladımıza saygıyı, sevgiyi vermeyi unuttuk. Belki de geç kaldık. Lakin acele edersek zararın neresinden dönülür ise kâr sayalım kaybettiklerimizi yeniden kazanalım.
Unutmayın… Öğretmenin değeri bilinmezse, bir millet kendi geleceğini kendi elleriyle söndürür.

