Cemreler düşmüş olmasına rağmen havalar bir ısınıyor, bir soğuyor. Aylardan Nisan… Mevsimlerden ilkbahar…

Toprağın suya, insanlar gibi ihtiyacı var. Mevla da o kadar cömert ki; rahmetini esirgemeden üzerimize göndermeye devam ediyor.

Günlerden bir gün yine huzurevinin yolunu tuttuk. O gün hava başkaydı… Ne tam güneş vardı ne de gölge.

Yoluma devam ederken, “Ne de güzel olurdu… Sohbet eşliğinde bahçede bir çay içmek…” diye içimden geçiriyordum. Kendi kendimle konuşa konuşa huzurevine vardım. Güvenlik bizi kapıda karşıladı. Sabri Abi’nin bahçede olduğunu söyledi. Teşekkür edip bahçeye yöneldim.

Bir de ne göreyim…

Sanki çok uzaklardan iç sesimi duymuş gibi, çınar ağacının altına masa kurmuş. Üzerine de bakımı yapılmış, desen desen işlemeli, baba yadigârı semaverini koymuş. Semaver bir yandan fokur fokur kaynıyor, üstündeki porselen demlikten bergamot karışımı taze çayın kokusu buram buram yayılıyor…

O an göz göze geldik.

Beni görür görmez,

“Hoş geldin evlat… Hoşnutluklar getirdin. Epeydir görüşemedik, nasıl da özlemişim seni. Demek ki kalpten kalbe bir yol varmış. Keşke burada olsa da biraz hasbihal etsek, hasret gidersek diye içimden geçirmiştim,” dedi.

Sonra ekledi:

“Ömürlük dostlara çay yakışır. Hele bir de çay demini aldıysa… Hadi, koy iki bardak çay da aradaki mesafeleri kapatalım.”

Çaylarımızı aldık, yanına oturdum. Hafifçe gülümsedi.

“Çayla yapılan muhabbet de, dostluk da ömürlük olur,” dedi.

“Hani derler ya, kahvenin kırk yıl hatırı var… Çayınsa sınırı yoktur. İnsan dediğin, en çok da verdiği emeği hatırlayınca ısınır.”

Sonra eliyle bahçeyi işaret etti:

“Şu ağaçları, çiçekleri görüyor musun? Hepsi birer can taşıyor. Kimse her gün gelip bakmaz onlara… Ama zamanında yabani otları temizlenmiş, toprağı havalandırılmış, kuruyan dalları budanmış, suyu verilmiş… Şimdi biz hem gölgesinde oturuyoruz hem de kokusuyla huzur buluyoruz.”

Bir an sustu.

“Emeğin en güzel tarafı budur işte… Sahibi unutulur, faydası kalır.”

Ben de dayanamayıp söze girdim:

“Eskiden emeğe saygı vardı, Sabri Abi… Şimdi bakıyorsun; biri yıllarını vermiş, işi ilmek ilmek işlemiş… Diğeri çıkmış, iki söz, üç gülüşle onun emeğinin üzerine gölge düşürüyor. Bir de utanmadan küçümsüyor… İşte asıl yoksulluk bu.”

Derin bir nefes aldı.

“Emeğe saygısızlık, sadece insana değil; hayata yapılan ihanettir,” dedi.

“Bazıları vardır… Kendisi üretmez ama üretenin önüne geçer. Kendi ışığı yoktur, başkasının ışığını keserek parlamaya çalışır.”

Sesi sertleşmedi ama derinleşti:

“Güneşin önüne geçen gölge, akşam olunca kaybolur. Ama güneş… ertesi gün yeniden doğar.”

Başını kaldırdı. Göz göze geldik. Gözleri doluydu.

“İnsan,” dedi, “kendi emeğinin kıymetini başkası bilmediğinde değil; başkasının emeğini yok saydığında kaybeder.”

Bir süre sustuk.

Sessizliği, semaverin ince ince çıkan sesi bozdu.

“Anlaşılan çayları tazeleme vakti geldi,” dedim.

Tam çay koymaya yönelirken,

“Dur evlat,” dedi. “Hem çay koy, hem dinle… Sana bir hikâye anlatayım.”

Devam etti:

“Gençliğimde bir fırında çalıştım. Gece herkes uyurken biz uyanık olurduk. Hamur yoğururken ellerin yanar, sırtın ağrır… Ama sabah kapı açıldığında o sıcak ekmeğin kokusu var ya… İşte o koku bütün yorgunluğu unuttururdu.”

Ellerini dizlerine koydu.

“Oğlum… Herkes ekmeği yer ama herkes emeği tatmaz.

Mesele ekmek değilmiş aslında… Mesele, o ekmeğin arkasındaki alın terini görebilmekmiş.”

Derin bir nefes aldı.

“Bugün insanlar çok şeyi görüyor ama çok az şeyi fark ediyor. Göz var… ama nasıl baktığın önemli.”

Acı bir tebessüm etti:

“Emek olmadan yemek olmaz… Ama şimdi bak; yemek hazır, emek ortada yok. Emeği küçümseyenler, bir gün kendi küçülmüşlükleriyle yüzleşir. Yok sayanlar da bir gün yok sayılır. Çünkü emek olmadan büyüyen hiçbir şey kök salamaz.”

Bir an geçmişe gitti.

“Bizim köyde bir usta vardı… Bir kapı yapardı; kapı değil, sanat eseri. Ne övünür, ne böbürlenir… Reklama ihtiyacı yoktu. Sessiz sedasız çalışırdı.”

Bir yudum çay aldı.

“Sonra kasabaya biri geldi. ‘Ustayım’ diye ortalığa çıktı. Laf çok, iş yok… Ama kendini öyle anlattı ki millet onun peşine düştü. Eski ustayı beğenmez oldular.”

Bir süre durdu.

“Aradan zaman geçti… O çok konuşan ustanın yaptığı kapılar ilk kışta yamuldu. Ama bizim ustanınkiler… hâlâ dimdik ayakta.”

Başını salladı.

“İşte o gün anladım… Gürültü, değerin ölçüsü değildir. Sessiz emek, en uzun yaşayan izdir.”

Sonra bana dönüp:

“Bak evlat… Emeğin kıymetini bilenin kalbi geniş olur. Bilmeyenin dünyası dar…”

Huzurevinin bahçesinde zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik. Akşamın serinliği çökmeye başlayınca kalkma vakti geldi.

Tam içimden “Biraz daha kalsam…” diye geçirirken,

“Anlaşılan yolcu yolunda gerek,” dedi.

“Epey dertleştik. Hava da serinledi. Müsaaden olursa ben de odama çekileyim. Ama bu sefer arayı fazla açma… Kendini özletme.”

Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Sanki okuyuculara ne söylemek istediğimi anlamış gibiydi.

Hafifçe gülümsedi:

“Emeği görmek… sadece bakmak değil, anlamaktır.”

Vedalaşıp ayrıldım.

İçimde tuhaf bir ferahlık vardı. Sanki bana bir şey anlatılmamış, hissettirilmişti.

Arkamdan seslenmedi…

Ama söyledikleri, hâlâ kulağımda.