Sonbahar yerini kışa bırakmıştı. Her yer bembeyazdı; dünya sanki gelinliğini giymişti ama bu gelinlik iç ısıtmıyordu. Huzurevinin koridorlarında ayak sesleri yankılanıyor, yaşlı canların boğuk nefesleri duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Camlar dışarıyı göstermiyordu; kış kendini yalnızca soğukla değil, sessizlikle de belli ediyordu. Bahçe çoktan terk edilmişti. Sonbahar artık içeri taşınmıştı.

Sabri Ağabey her zamanki yerindeydi.

Cam kenarındaki sandalyesinde, dizlerine battaniyeyi iyice sarmalamış, camın ardındaki hayata bakıyordu. İçerisi sıcaktı ama yaşlılık dediğin şey sobayla geçmiyordu. Zaman ilerledikçe insan, üşüyen yerinin kemikleri değil, hatıraları olduğunu öğreniyordu.

Dışarıda sert esen rüzgâr, pamuk şeker gibi yağan karı alıp camlara çarpıyor, sonra yok ediyordu. Böyle havalarda dışarı çıkmak, dışarıda kalmak ancak mecbur olanların işiydi.

“Dışarısı soğuk evlat,” dedi.

“İnsan bazı soğukları paltoyla değil, sabırla atlatır.”

Sustu.

Sabri Ağabey susmayı bilirdi. Çünkü her söz, hemen söylenmezdi.

Sonra gözlerini biraz kıstı, sanki geçmişten bir kapı araladı:

“Gençken ben de soğuğu havada sanırdım. Üşüyorsam kaban eksik derdim. Sonra anladım ki insanın içini üşüten şey dışarının ayazı değilmiş. Asıl soğuk, insanın insana yaptığındaymış.”

Camdan süzülen kar taneleri gibi, anlattıkları da ağır ağır içime oturdu.

“Bazı insanlar vardır,” diye devam etti,

“yaz insanıdır. Hava iyiyken, iş yolundayken, kalabalık varken yanındadır. Ama bir soğuk vurdu mu ortadan kaybolur. Dostluk dediğin şey, kışta belli olur.”

Hafifçe başını salladı.

“Bir zamanlar,” dedi, “bir iş kurduk. Aynı sofraya oturduk, aynı hayalin peşinden yürüdük. Gün geldi işler bozuldu. Söz verenlerin sesi kesildi. Sözünü tutmayanlar birer birer uzaklaştı. O gün şunu öğrendim evlat; insanın sözü, parası kadar değil, zor günü kadar kıymetlidir.”

Başımı öne eğdim.

Çünkü herkesin hayatında, söz verip unutan insanlar vardı.

“Bak evlat,” dedi,

“sözünde durmayan çoktur. Konuşurken yiğit kesilir, iş icraata gelince susar. Sen ayaktayken alkışlar, bir adım sendelemeye gör; hemen mesafe koyar. Arkandan konuşur. Çünkü yüzüne bakıp doğruları söylemeye cesaretleri yetmez.”

“Kolay mı ağabey,” dedim, “insanlara güvenmek?”

Derin bir nefes aldı.

“Kolay değil,” dedi. “Zaten kolay olan şey insanlık değildir.”

Elini dizlerine koydu:

“Şunu unutma evlat; vefa sonradan öğrenilmez. O ya insanın mayasında vardır ya da yoktur. Ben çok gördüm. Yük artınca kaybolanı da gördüm, omuz vereni de.”

Bir an durdu.

“Vefa dediğin,” dedi, “yük hafifken değil, ağırlaşınca belli olur. İnsanları tartarken teraziyi aceleyle kullanmayacaksın. Zaman, en doğru ölçüdür.”

Bak evlat,

Hayatta herkesle aynı sıcaklığı kuramazsın.Bazısı fazla yaklaşır,Bazısı erken uzaklaşır.muhim olan senin nerede durduğundur.sen çizgini bozmadıktan sonra kim gelip gider diye bakmaya gerek yoktur.

“Ben şunu öğrendim,” dedi,

“insan konuşarak değil, durarak belli olur. Söz çoktur evlat, duruş az. Herkes iyi niyetlidir der ama niyet, imtihan görmeden anlaşılmaz.”

Birden ayağa kalktı, elini omzuma koydu.

Sesi bu kez daha sakindi ama söyledikleri daha ağırdı:

“Yanlış insanların gölgesinde serinleyeceğine, doğru yolda üşümeyi bil. Ben üşüdüm evlat… ama yanlış yerde ısınmadım.”

Sözünü bitirdikten sonra kenarda duran cam bezini alarak buğulanmayı sildi içli içli bir derin nefes aldı tekrar yerine oturdu. Cebinden tespihini çıkarıp, buharı tüten çay bardağının yanına bıraktı.

“Şunu da unutma,” dedi,

“yanlış insanların masasında tok oturacağına, doğru yolda aç kal. Kalabalıkta alkışlanan vefasız olmaktansa, yalnız ama dik duran adam ol.”

Bir yudum çay aldı.

“Bizim köyde bir laf vardı,” dedi,

‘Adamı konuşurken değil, susarken tanırsın.’

Bazı şeyler mevsimi gelince kendini belli eder. O yüzden zaman… en iyi öğretmendir.”

Bir süre sustu.

Sonra bana değil, camın ardındaki karın içine bakarak konuştu:

“Gençlere de bir sözüm var evlat. İnsan gençken kalabalığı dost sanır. Alkışı destek, gülüşü samimiyet zanneder. Oysa hayat, kalabalıkla değil, darlıkla sınar.”

Tespihini ağır ağır çevirdi.

“Ben gençken çok dostum var sandım. Meğer çoğu yol arkadaşıymış. Yol bozulunca inen çok olur, yürüyen az kalır.”

Bir an durdu.

“Gençler acele ediyor. İnsanları erken sahipleniyor, erken güveniyor. Hâlbuki dost dediğin zaman ister, sabır ister. Aynı yokuşu sessizce çıkabilmeyi ister.”

Elini tespihin üzerine koydu.

“Gençlere söyle evlat,” dedi,

“her gülenle dost olmasınlar. Her ‘yanındayım’ diyeni yanlarında sanmasınlar. Dost, yoklukta belli olur.”

Sonra hafifçe gülümsedi.

“İnsan dostunu seçerken kendini de seçer. Yanlış dost, insanın yolunu bozar. Doğru dost ise insanı yormaz, güç verir.”

Camdan dışarı baktı.

Kar hâlâ yağıyordu.

“Şunu iyi belle evlat,” dedi,

“çok dostu olan güçlü olmaz. Doğru dostu olan güçlü olur.”

Dostluk;

kalabalıkta gülmek değil,

zor zamanda sessizce yan yana durabilmektir.

Unutmayalım; insanın gerçek büyüklüğü, kendi gölgesinde başkalarına yer açabilmesindedir.