"Milli Dayanışma" ve "Toplumsal Bütünleşme"... Bu iki kavramın zihnimizde yarattığı algının muhteşemliği ve ruhumuzda uyandırdığı heyecan yadsınamaz. Ancak, bu parıltılı ambalajın içine girip teklifin detaylarında kaybolmaya başladığınızda, o muhteşemlik hissi yerini derin kuşkulara ve cevaplanmamış sorulara bırakıyor. Bu nedenle, teklifin ana hatlarını soğukkanlılıkla analiz etmekte büyük yarar var.

Teklifin en dikkat çekici ve kuşkusuz en olumlu maddesi, terör örgütünün 6 ay içinde silahlarını teslim edeceği ve bu teslimiyetin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından teyit edileceği şartıdır. Devletin en üst güvenlik mekanizmasının bu süreci onaylayacak olması devlet ciddiyeti açısından elzemdir. Lakin madalyonun diğer yüzü oldukça bulanık. Teslim edilen bu silahların akıbetinin net bir şekilde tarif edilmemesi, "imha mı edilecek, envantere mi girecek, yoksa başka bir formüle mi tabi tutulacak?" sorularının yanıtsız kalması, tablonun üzerine gri bir bulut çöktürmektedir. Ancak, bugün Sn.Adalet Bakanı‘nın bu silahların imha edileceğini ise israf olarak düşünüyorum. Bence bu silahların kriminal incelemesi sonrası uygunluğuna TSK ve emniyet güçlerimizin yedek envanterine alınmasını daha uygun görüyorum.

2005 yılı öncesi suçların ve örgüt adına cinayet işleyenlerin bu süreçten muaf tutulması yüreklere su serpmektedir. Ancak mevcut adli dosyalar üzerinden bir ayıklamanın nasıl yapılabileceği gerçeğini karşımıza çıkarıyor. Peki ya kayıtlara girmemiş, failleri meçhul kalmış eli kanlı katiller ne olacak? Birçok katilin infaz ertelemesine dahi gerek kalmadan, hiçbir bedel ödemeden aramızda serbestçe dolaşmasına kapı aralaması mümkün değil mi?

Bir diğer gri nokta ise, bu süreçte kurullarda görev alacak kişilere tanınan sınırsız sorumsuzluk zırhıdır. Yarın bu kurulların anayasaya ve yasalarımıza açıkça aykırı emirler vermesi durumunda, hem emri verenlerin hem de uygulayanların hiçbir hukuki sorumluluk taşımayacak olması, hukuk devleti ilkesini temelinden sarsmaz mı? Bu "dokunulmazlık" alanı, süreci denetimsiz ve her türlü istismara açık hale getirerek tabloyu iyice grileştirebileceğini düşünüyorum.

Meselenin jeopolitik gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) kapsamında, "Büyük İsrail" hedefi için taşeron olarak kurgulanan ve onyıllardır bu amaca hizmet eden PEKAKA'nın, tüm taleplerinden bir anda vazgeçip, kayıtsız şartsız teslim olacağını düşünmek, Nasreddin Hoca misali göle maya çalıp "ya tutarsa" demekten farksız mı? Üstelik bu örgüte bunca lojistik, askeri ve siyasi yatırım yapan, onu bölgedeki oyun kurucu aparatı olarak kullanan ABD'nin, böyle bir tasfiyeye sessiz sedasız müsaade edeceğini düşünmek safdillik olmaz mı?

Sonuç olarak; kavramlar muhteşem, niyetler iyi olabilir ancak teklifin içindeki gri alanlar, geleceğimizi karanlıkta bırakacak kadar geniştir. Stratejik körlükle atılan adımların bedelini, yine bu milletin ödememesi en büyük temennimizdir.