Bugün içimde garip bir sıkıntıyla çıktım yola. Hava ne tam yağmurluydu ne de güneşli… Gökyüzü bile güne karamsar başlamış gibiydi.
Bazen insanın içine memleket çöker ya… Kalabalığın içinde bile kendini eksik hissedersin. İşte öyle bir gündü.
Uzun zamandır görmüyordum Sabri abiyi.
“Bir uğrayayım,” dedim.
Şehrin kenarında kalan huzurevine vardığımda hava hâlâ kapalıydı. Gökyüzü griydi. Bahçedeki yaşlı ağaçların dalları rüzgârla sallanıyordu.
İnsan daha kapıdan girerken anlıyor bazı şeyleri…
Orası sadece yaşlı insanların kaldığı bir yer değildi. Orası; unutulan hatıraların, yarım kalmış özlemlerin ve içe atılmış cümlelerin beklediği bir yerdi.
Koridorlardan geçerken duvarlardaki eski fotoğraflara baktım. Siyah beyaz yüzler… Kimi asker kıyafetli… Kimi köy meydanında… Kimi genç… Kimi umut dolu…
Şimdi hepsi sessizdi.
Fotoğraflara dalıp gitmişim. Görevlinin sesiyle irkildim.
“Sabri abiyi siz sormadan söyleyeyim,” dedi. “Her zamanki yerinde… Cam kenarında oturuyor.”
Görevliye teşekkür edip odaya doğru yöneldim.
Bu sefer elinde tesbihi yoktu. Onun yerine katlanmış bir gazete duruyordu önünde. Ama gazeteye bakmıyordu.
Camdan dışarı bakıyor gibiydi ama gözleri çok daha uzaklardaydı.
Sanki bu şehirde değil… Çok daha eski bir memleketteydi.
Beni fark etmiş olmalı ki yüzünü birden kapıya çevirdi. Bir süre baktı.
Sonra çok yavaş konuştu:
“Hoş geldin evlat…” dedi. Ardından ekledi:
“Demek yine hatırlayan biri var.”
O cümlede sitem yoktu.
Kırgınlık vardı. Ama daha çok alışmışlık…
Usulca yerine oturdu.
Önce gözlüğünü çıkardı. Sonra yüzüme dikkatlice baktı.
Bir süre konuşmadı.
Ardından eliyle camın dışını gösterdi.
“Evlat…” dedi… “İnsan en çok kalabalıkta yalnız kalınca yaşlanır.”
Sessiz kaldım.
Devam etti:
“Bizim zamanımızda insanlar az konuşurdu evlat… Ama söyledikleri çok şeyi anlatırdı.
Şimdi herkes çok konuşuyor ama kimse kimseyi duymuyor.”
Bir insanın gözlerinde memleket olur mu?
Oluyormuş…
Çünkü Sabri abinin gözlerinde; köy yolları vardı, çamur vardı, yayla sisi vardı, yarım kalmış bayramlar vardı.
Bir süre konuşmadık.
Sessizlik bazen kelimelerden daha ağır oluyor.
Tekrar başını camdan dışarı çevirdi. Ama eminim o huzurevinin bahçesini görmüyordu.
O, çoktan memlekete gitmişti.
Bir ara derin bir nefes aldı.
“Bizim zamanımızda insanlar fakirdi,” dedi. “Ama kimse yalnız değildi.”
Sonra sustu.
“Şimdi herkesin evi büyük… Ama sofraları küçüldü evlat.”
Başımı eğdim.
Derin bir nefes daha aldı.
“Memleket dediğin şey değişti sanıyorlar… Hayır… İnsan değişti.”
O cümle ağır geldi.
Çünkü haklıydı.
Eskiden bir evde yemek varsa komşuya da vardı. Şimdi insanlar aynı apartmanda birbirinin cenazesini günler sonra duyuyor.
Sabri abi anlatmaya devam etti:
“Biz memleketi sadece doğduğumuz yer sandık yıllarca… Meğer memleket; birbirine sahip çıkan insanmış.”
Sonra eliyle önümüzde duran sehpaya hafifçe vurdu.
“Bak evlat…” dedi. “Bir dernek sadece tabela değildir. Sadece çay içilen yer değildir. Hele hele sadece seçim yapılan yer hiç değildir.
Dernek dediğin; düşeni kaldırmaktır. Kırılanı çağırmaktır. Gençleri dinlemektir. Büyüklerin duasını almaktır. Yetimin başını okşamaktır. Kimseyi ayırmadan aynı sofraya oturtabilmektir.
Birlik aynı düşünmek değildir evlat… Farklı düşünsek de aynı masada oturabilmektir.”
O an gözleri doldu.
İlk defa görüyordum Sabri abiyi öyle.
“Biz birbirimizi kaybetmeye başladık evlat,” dedi. “Herkes haklı olmaya çalıştı ama kimse gönül almaya çalışmadı.”
O cümle odanın içine çöktü resmen.
Başını hafifçe salladı.
“Bir cenaze olduğunda herkes oradaydı. Bir düğün olduğunda herkes aynı masadaydı. Birinin derdi olduğunda herkes onu kendi derdi gibi bilirdi.”
Durdu.
Sonra gözlerimin içine uzun uzun baktı.
“Şimdi ne oldu biliyor musun?”
Cevap vermedim.
Kendisi söyledi:
“Herkes memleketini seviyor ama kimse birbirini sevmiyor.”
O an içim burkuldu.
Sabri abi sandalyesinde biraz daha doğruldu.
Bu kez sesi daha netti.
“Bak evlat…” dedi… “Ben burada oturuyorum diye sustuğumu sanma.
Ben gördüm… İnsanların nasıl uzaklaştığını gördüm. Birbirine nasıl yabancılaştığını gördüm. Aynı şehirde yaşayıp nasıl selamsız kaldığını gördüm.”
Bir an durdu, sonra sözlerine devam etti.
“En kötüsü de ne biliyor musun?
Kimse bunun farkında değil… Belki de farkında. Ama öyle alışılmış ki artık kimse garipsemiyor.”
Odanın içine yine sessizlik çöktü.
Duvar saatinin sesi duyuluyordu yalnızca.
Tik… Tak… Tik… Tak…
Sanki geçen yılları sayıyordu.
Bir anda yerinden kalktı Sabri abi. Camdan dışarı baktı.
Bahçede yalnız oturan yaşlı bir amcayı gösterdi.
“Bak onu görüyor musun?” dedi. “Bir zamanlar köyünde sözü geçen adamdı. Düğün onsuz başlamazdı. Şimdi haftada bir geleni var mı diye pencereye bakıyor.”
İnsan yaşlanınca değil… Unutulunca çöküyor be kardeşim.
İşte o an içimde bir şey kırıldı.
Çünkü mesele sadece huzurevindeki yaşlılar değildi.
Aslında hepimiz biraz unutuluyorduk.
Memleket unutuluyordu. Birlik unutuluyordu.
Kardeşliğin, dostluğun ve arkadaşlığın yerini yavaş yavaş yabancılaşma alıyordu.
Sonrasında Sabri abi bana döndü.
Öyle bir baktı ki…
Sanki yıllardır içinde biriktirdiği her şeyi tek cümlede anlatacaktı.
“Evlat…” dedi. “Bu memleketin yeni bina yapan adamlardan önce, gönül yapan adamlara ihtiyacı var.”
İşte orada sustum.
Çünkü bazı cümleler alkış için değil, vicdan için kurulur.
Sabri abi devam etti:
“Çünkü makam geçer evlat…” dedi. “Ama insanlık kalır.”
O an anladım…
İnsan bazen en büyük dersi sadece okulda değil, huzurevinde de alıyor.
Çıkarken elimi tuttu Sabri abi.
Eli buz gibiydi.
“Bizim kuşak yoruldu artık,” dedi. “Ama memleket hâlâ kurtarılabilir. Yeter ki insanlar birbirine sırtını dönmesin.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“İnsanlar küs kalmak için değil evlat… Hâlleşmek için yaratılmıştır.
Kırılan gönül tamir edilir. Yeter ki insanlar birbirine kapıyı tamamen kapatmasın.”
Kapıdan çıktım.
Hava kararmıştı. Rüzgâr sert esiyordu.
Ama içimde tek bir cümle dönüp duruyordu:
Bazı binalar yükselir… Bazı gönüller ise bir memleketi ayakta tutar.
Çünkü bir memleketi ayakta tutan şey beton değil… Birbirine sahip çıkan insanlardır.

