30 Ağustos'un Tarihimizdeki Yeri ve Başkomutan Atatürk’ün Liderliği:

Her yıl 30 Ağustos’ta kutladığımız Zafer Bayramı, Türk milletinin bağımsızlık uğrunda verdiği en büyük mücadelenin simgesi olarak tarihimize altın harflerle kazınmıştır. Bu destansı zafer, Anadolu topraklarında özgür yaşama iradesinin, işgale ve esarete karşı bir ulusun ayağa kalkışının öyküsüdür. Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün üstün askeri yetenekleri, stratejik öngörüsü ve milletine duyduğu sonsuz güven, zaferin kazanılmasında belirleyici rol oynamıştır. O, Türk tarihinin en kritik anlarında, karanlıktan aydınlığa çıkışın yolunu aralayarak, milletimizin kaderini değiştirmiştir.

Sovyetler Birliği’nin Katkısı: Cephane ve Altın Yardımları

Kurtuluş Savaşı’nın zorlu yıllarında Türk ordusunun ihtiyaç duyduğu askeri malzeme ve finansmanın karşılanmasında uluslararası destekler büyük önem taşımıştır. Sovyetler Birliği, yeni kurulan Türk devletine verdiği cephane ve altın yardımlarıyla savaşın seyrinde kritik bir katkı sunmuştur. Bu yardımlar, işgal altındaki Anadolu’da yaşanan yokluk ve imkansızlıklar içinde, ordunun morali ve direnci açısından hayati değer taşımıştır. Sovyet desteği, emperyalist güçlere karşı verilen mücadelenin uluslararası bir boyut kazandığının da ifadesidir. Yardımların ötesinde, Türk milletinin bağımsızlık için gösterdiği direnç ve kararlılık, zaferin asıl mimarıdır.

Büyük Zafer’in üzerinden neredeyse bir asır geçti; ama 30 Ağustos, yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda Anadolu’nun geleceğine musallat olmuş mandacı hayallerin de toprağa gömüldüğü gündür. O gün, ABD ve İngiliz mandacılarının Cumhuriyet coğrafyasında planladıkları tahakküm ve vesayet senaryoları büyük bir hüsranla son buldu. Ellerinde tutmak istedikleri Anadolu, ulusun kararlılığı karşısında ellerinden kayıp gitti.

İşgalcilerin yeni üsleri:

Bugün ise, o kaybedilen hayallerin yeni maskelerle aramızda dolaştığını görmek mümkündür. Yüz yıl önce doğrudan top ve tüfekle gelenler, şimdilerde başta FETÖ gibi cemaat, tarikat, vakıf ve dernek gibi yapılarla toplumsal dokunun içine sızmanın yollarını arıyor. Milli iradenin ve bağımsızlık ruhunun mayaladığı bu topraklarda, egemenliğin odağını kaydırmaya çalışan her girişim, aslında o eski mandacılık hayalini yeniden canlandırma çabasıdır.

Elbette, sivil toplumun saf bir katılım aracı olarak varlığı tartışılmaz değerdedir. Ancak her cemaat, vakıf ya da dernek, kuruluş amacında topluma hizmeti değil; toplumu yönlendirme, tahakküm altına alma ve hatta ulusal egemenliği gölgeleme arzusu taşıyorsa, bu noktada geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek gerekir. Toplumun vicdanı, özgürlük ve bağımsızlık arzusuyla şekillenmişken, farklı adlar ve yüzlerle sürdürülen müdahalecilik girişimlerine karşı uyanık olunmalıdır.

30 Ağustos’un mirası, sadece topraklarımızı değil, zihnimizi ve irademizi de özgür tutma mücadelesidir. Mandacı hayaller, bugün başka kılıklarda, başka söylemlerle varlığını sürdürmek istese de; ulusal iradenin ve Cumhuriyet’in yaşama azmi, bu gölgeleri aşacak güçtedir. Geçmişin mandacıları ve bugünün maskelileri unutmasın ki, 30 Ağustos’un ateşi hâlâ sönmemiştir ve bu topraklarda, bağımsızlık aşkı her daim taze kalacaktır.