Gün geçmiyor ki çocukların dahil olduğu şiddet haberlerine şahit olmayalım. Geçen hafta Fatih’te yaşanan ve sosyal medyada paylaşılan görüntüler, yalnızca tek bir çocuğa yönelmiş bir v*hşet anı değil; giderek büyüyen, çoğu zaman “haber akışında sıradanlaşan” bir toplumsal kırılmanın işaretidir.

Bir grup çocuğun başka bir çocuğu bağlayarak ve bunu kayıt altına alıp yayması, şiddetin sadece yaşanmadığını, aynı zamanda “gösteriye” dönüştürüldüğünü de ortaya koyuyor.

Bugün çocukların karıştığı şiddet, cinayet ve uyuşturucu başlıkları; toplumu sarsması gerekirken kimi zaman “bir başka olay” gibi tüketiliyor. Oysa bu normalleşme, en az suçun kendisi kadar tehlikeli. Çünkü tehlikeyi olağan görmeye başladığımız an, çözüm üretme irademiz de zayıflıyor. Çocukların suça sürüklenmesi, yalnızca güvenlik meselesi değil; eğitimden aile yapısına, dijital kültürden mahalle dayanışmasına kadar uzanan çok katmanlı bir toplumsal mesele.

Son yıllarda artan “çete” vakaları, çocukların kimi yapılarda birer “suç aparatı” olarak kullanılabildiğini gösteriyor. Yetişkinlerin kurduğu düzeneklerde çocuklar; düşük riskli görülen, kolay yönlendirilen, hızlı radikalleşebilen bir hedefe dönüşebiliyor. Bu noktada, çocukların suça itilmesini sadece “kötü çocuk” etiketiyle açıklamak hem eksik hem de tehlikeli: Asıl soru, bu çocukların hangi boşluklarda büyüdüğü, kimlerin himayesine terk edildiği ve neden korunamadığıdır.

Elbette kolluk güçlerinin hızlı müdahalesi, caydırıcılık ve dijital mecralarda suç içeriklerinin takibi önemlidir. Etkin çocuk koruma mekanizmaları; riskli mahallelerde okul-aile-sosyal hizmet-yerel yönetim iş birliği, rehberlik ve psikososyal destek, bağımlılıkla mücadele programları ve güvenli sosyal alanlar olmadan güvenlik tedbirleri yalnızca sonuçla uğraşır. Bu nedenle konuya hem önleyici hem de müdahaleci bir çerçevede bakmak zorundayız.

Bu tablonun en kritik halkası ise aile. “Doğurmakla anne, doğurtmakla baba olunmaz” sözü, tam da burada anlam kazanıyor. Çocuk; beslenmesi, eğitimi, dijital alışkanlıkları ve arkadaş çevresiyle bir bütün olarak yetişir. Ebeveynlik, yalnızca biyolojik bir bağ değil; sürekli bir emek ve sorumluluktur. Çocuğunu koruyacak asgari şartları oluşturamayan, okul devamsızlığını önemsemeyen, şiddeti ‘erkeklik’ ya da ‘sokak kuralı’ diye meşrulaştıran her yaklaşım; farkında olarak ya da olmayarak suça giden yolu ardına kadar açar.

Yasal düzenleme tarafında ise iki ilkeyi birlikte düşünmeliyiz: Hem kamu güvenliği sağlanmalı hem de çocuk adalet sisteminin onarıcı-iyileştirici yönü güçlendirilmeli. Suça sürüklenen çocuklar için hızlı değerlendirme, etkin denetimli serbestlik, zorunlu eğitim/rehabilitasyon programları ve mağdurun korunmasına dönük tedbirler gecikmeden uygulanmalı. Diğer yandan, ailelerin ihmali veya suça açıkça göz yumması gibi durumlarda ebeveyn sorumluluğunu güçlendiren, sosyal hizmet müdahalesini hızlandıran ve ebeveynlere yaptırım öngören mekanizmalar da hızla gerekli düzenlemelerle hayata geçirilmelidir.

Toplum olarak bir çocuğun canının yanmasına veya bir başkasının canını yakmasına alışamayız. Devletin görevi, sadece korumakla kalmayıp, polis ve jandarmanın yetkilerinde, gerekli genişletmelerden başlayarak en kısa zamanda gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmektir.

Ailenin görevi çocuğunu iyi şartlarda ve bilinçli olarak yetiştirmek ve çocuğunun olumsuz tüm davranışlarından sorumlu olduğunun farkında olmasıdır. Bu nedenle resmi nikah için gerekli evraklardan birinin de Halk Eğitimlerden anne/baba eğitimi aldığına dair sertifika şart olmalıdır.

Bugün gerekli önlemlerin alınmaması halinde, yarın karşılaşacağımız tabloyu sadece haber bültenlerinde değil, kendi sokaklarımızda yaşayacağımız kaçınılmaz olacaktır.