Öğretmeni değersizleştiren, disipline “şiddet”, uyarıya “hak ihlali” diyen bir anlayış; sadece okulu değil, toplumun geleceğini de çökertiyor. Sınır koyamayan ailelerin, sınır koyan öğretmene saldırdığı bu düzende kaybeden tek taraf var: çocukların geleceği.

Çok uzak olmayan geçmişte anne ve babalar çocuklarını öğretmenlere emanet ederken “eti senin, kemiği benim” derlerdi. Bu söz sadece bir teslimiyet değil, aynı zamanda bir güven beyanıydı. Aile, öğretmeni çocuğunun terbiyesinde yetkili görür; çocuk da öğretmeni karşısında haddini bilir, saygısını eksik etmezdi.

Evde çocuklara öğretilen ilk şeylerden biri öğretmene saygıydı. “Sesini yükseltme”, “karşı gelme”, “ayıp olur” gibi cümleler sadece nasihat değil, bir kültürün taşıyıcı kolonlarıydı. Öğretmen uyardığında mesele büyütülmez, aksine “vardır bir bildiği” denilirdi. Çünkü öğretmen, çocuğun hayatına yön veren bir rehberdi; aile ise bu rehberliğin arkasında dururdu.

Okul bir “ev”, öğretmen ise o evin “emanetçisi” değil, doğrudan “aileden biri” olarak görülürdü. Ahlak, edep, davranış… Bunlar yalnızca müfredatın değil, öğretmenin omuzlarındaki görünmeyen yüklerdi. Ve bu yük, toplum tarafından saygıyla taşınırdı.

Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. Öğretmen, bilgi aktaran bir otorite değil; neredeyse velinin karşısında hesap vermek zorunda bırakılan bir “hizmet personeli” gibi görülüyor. Okul ise eğitimin verildiği bir kurum olmaktan çıkıp, çocuğun evden “uzak tutulduğu” bir alana indirgenmiş durumda.

Evde çocuğuna söz geçiremeyen, sınır koyamayan, sorumluluk aşılayamayan aileler; çözümü öğretmenin yetkisini budamakta buluyor. “Sen benim çocuğuma nasıl böyle davranırsın?” cümlesi artık bir istisna değil, sıradan bir refleks haline gelmiş durumda.

Oysa asıl sorulması gereken soru çok daha basit: Sen kendi çocuğuna ne öğrettin?

Bir zamanlar öğretmenin karşısına çıkarken düğmelerini ilikleyen veliler vardı. Bugün ise öğretmenin karşısında ses yükselten, onu sorgulayan, hatta küçük gören bir nesil yetişiyor. Bu değişim tesadüf değil; doğrudan ailelerin tutumunun bir sonucu.

Eskiden bir öğrenci hata yaptığında mahcup olurdu. Önce öğretmenine, sonra ailesine karşı başını öne eğerdi. Bugün ise ne öğrencide o mahcubiyet var ne de velide o sorumluluk duygusu. Tam tersine, hata yapan çocuğun arkasında durup öğretmeni suçlayan bir anlayış hakim.

Toplumsal rollerin bu kadar birbirine karıştığı bir ortamda yaşananların “şaşırtıcı” olduğunu söylemek mümkün değil. Öğretmenin otoritesinin zedelendiği, velinin sınır tanımadığı bir düzende; disiplinsizlik, saygısızlık ve daha ötesi kaçınılmazdır.

Şunu açıkça söylemek gerekiyor: Öğretmenden utanmadan hesap soran bir ailenin yetiştirdiği çocuğun, yarın utanmadan hangi sınırı aşmayacağını kimse garanti edemez.

Çünkü mesele sadece öğretmen meselesi değil. Bu, doğrudan bir toplumun değerler sistemiyle ilgilidir. Öğretmenin itibarını kaybettiği yerde, aslında geleceğin de itibarı zedelenir.