Çeteleşme çocuklarımızı sokakta ve okul yolunda hedef alırken, daha “saygın” görünen başka bir hat da aynı ölçüde tehlikeli: Cemaat, tarikat ve bazı vakıf ağları üzerinden yürüyen örgütlü kuşatmadır. Bu iki tehdidi aynı ciddiyetle konuşmadıkça, çocuklarımızı asla koruyamayız.
“Sessiz Salgın” yazımda çetelerin, çocuklarımızın hayatına nasıl sızdığını; şiddeti, kolay parayı ve korkuyu nasıl “normalleştirdiğini” anlatmaya çalışmıştım. Şahsıma gelen mesajlarda pek çok anne-baba aynı cümleyi kuruyordu: “Bizim mahallede de başladı.” Ne yazık ki aynı mahallede, aynı sınıfta, aynı telefon ekranında ikinci bir salgın daha büyüyor. Üstelik bu kez kendini bazen “yardım”, bazen “maneviyat”, bazen “hizmet” ambalajına sarıyor.
Net Olarak Görünen Tehdit
Çeteler çocukları “aidiyet” ve “güç” vaadiyle yakalıyor. Küçük yaşta suça sürüklenme, maddeye erişim, dijital zorbalık ve gasp gibi pratiklerle hem çocuğun geleceğini çalıyor hem de aileyi sessizliğe zorluyor. Bu tehdidin bir avantajı var: Toplumun önemli bir kısmı bunun tehlike olduğunu kabul ediyor ve net olarak görebiliyor.
“Saygınlık” Kılıfındaki Görünmeyen Tehdit
Ancak çocuklarımız için en az çeteler kadar yakıcı ikinci bir tehdit daha var: Cemaat, tarikat ve bazı vakıf yapılanmaları eliyle kurulan kapalı devre “eğitim/barınma/burs” düzeni. Buradaki risk sadece inanç meselesi değildir; risk, çocuğun özgür aklının ve kişiliğinin örgütlü biçimde teslim alınmasıdır. Çetenin kullandığı yöntem kaba kuvvet olabilir; bu hat ise çoğu zaman “iyilik” diliyle, minnet duygusuyla, itaat kültürüyle işler.
Üstelik görünmezliği daha yüksektir. Çünkü “vakıf” tabelası, “dernek” statüsü, “yurt” adı, “kurs” başlığı; kamusal denetimin boşluklarında kolayca dolaşabilir. Aile ekonomik olarak sıkıştığında, çocuğunu güvenli bir ortamda tutmak istediğinde ya da “başarılı olsun” diye destek aradığında, bu ağlar en hızlı kapıyı açan yapı gibi görünebilir. Tam da bu yüzden tehlike büyür: Kapı bir kez açıldığında içeride hangi disiplinin, hangi hiyerarşinin, hangi baskının işlediğini bilmek zorlaşır.
Bu yapılar şu ortak yöntemlerle ilerler:
Çocuğu aileden ve akran çevresinden yalıtmak; “biz ve onlar” diliyle yeni bir kimlik inşa etmek.
Sorgulamayı günah/ayıp/saygısızlık olarak kodlayıp itaat üretmek.
Erken yaşta yetişkin rolleri (Özellikle kılık ve kıyafet yöntemiyle.), korku anlatıları ve suçluluk duygusuyla psikolojik kontrol kurmak.
Kıyafet, davranış, müzik, arkadaşlık gibi gündelik tercihler üzerinden sürekli denetim uygulamak.
Eğitimi bir “dünya” meselesi olmaktan çıkarıp dogmatik kalıplara sıkıştırmak; bilimi değersizleştirmek.
“Burs”, “yurt”, “kurs” gibi kaynaklar üzerinden bağımlılık ilişkisi yaratmak.
Sonuçta çetenin hedefi çocuğu suça “eleman” yapmaksa, diğerinin hedefi de çocuğu düşünmeye değil inanmaya; üretmeye değil itaat etmeye, özgür yurttaş olmaya değil “müritleşmeye” zorlamaktır. Çocuklarımız için bu iki tehditte, siyasetin ötesinde ülkemiz için beka sorunudur. Ülkemizin beka sorununa bilerek göz yummanın tanımını da sizlere bırakıyorum.

