Her büyük sarsıntının ardından aynı kelimelere sığınıyoruz: "Kader," "doğal afet,' "engellenemez yıkım." Oysa toprağın altından gelen o uğultu, aslında yerkürenin hâlâ yaşadığının nefes aldığının ve dinamik bir yapıya sahip olduğunun en somut belirtisidir.
Deprem, dünyamızın bir hayat belirtisidir; tıpkı kalbimizin atması veya akciğerlerimizin şişmesi gibi. Aksi hâlde Mars gibi ölü bir gezegen olurdu güzel Dünyamız.
Günümüz teknolojisi ve bilimsel birikimi, bize depremin tam saatini ve dakikasını söyleyemese de yerin altındaki stres birikimini, kırılma potansiyeli olan hatları ve buralarda oluşabilecek sarsıntıların tahmini büyüklüklerini net bir şekilde sunmaktadır. Bilim, nerenin riskli olduğunu avazı çıktığı kadar bağırırken, bu verileri dikkate almadığımız sürece acı bilançolar yaşamaya devam edeceğiz.
Aynı aymazlık, suyun döngüsünde de karşımıza çıkıyor. Atalarımız boşuna "Su akar, yolunu bulur." dememiştir. Bu söz sadece bir sabır telkini değil, aynı zamanda doğanın mühendisliğine duyulan bir saygıdır. Ancak bizler, yıllardır suyun geçtiği dere yataklarını imara açarken, doğanın hafızasını yok sayıyoruz. Yeterli zemin etüdü ve mühendislik hesaplaması yapmadan inşa ettiğimiz yollarla suyun önünü kesiyor, sonra da yaşanan sel felaketlerini "metrekareye düşen aşırı yağış miktarıyla" açıklayıp sorumluluktan kaçıyoruz.
Yağmurun yağması veya fay hattının kırılması doğanın rutinidir. Ancak bu rutinin bir felakete, bir "acı bilançoya" dönüşmesi tamamen insan elinin ve zihninin ürünüdür. Dere yatağına bina dikip, fay hattının üzerine şehirler kurup, sonra da gökyüzünü veya yerin altını suçlamak bilimsel bir körlüktür.
Gerçekle yüzleşmek zorundayız: Deprem ve sel, doğanın kendi işleyişidir. Ölümler ve yıkımlar ise bu işleyişe karşı direnen, bilimi değil rantı ve kısa vadeli konforu seçen sistemlerin sonucudur. Doğayla inatlaşmayı bırakıp, onun "hayat belirtilerine" uygun yaşam alanları inşa etmediğimiz sürece, ne kadar ağlarsak ağlayalım bu döngüden kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
