Sakin bir tatil arayanların tercihi haline gelen Bungalov evleri, ülkemizin birçok coğrafi bölgesinde turizm açısından önemli bir alternatif olarak öne çıkıyor. Ancak, sakin bir tatil isteyenlerin, o bölge halkının sakin yaşamlarını da yok etme hakları olamaz. Bölge halkının bu hakkını da koruyacak ve kollayacak olanlarda en başta yerel yöneticiler olmalıdır.

Yerel yöneticiler, bu anlamda imara açacağı bölge halkının görüşlerine öncelik vermek zorundadır. Bölge halkının isyanına kulaklarını tıkayan yerel yöneticilerin, kimlerin emir sesi ile hareket ettiklerine dair birçok şaibelerin gündeme gelmesi de kaçınılmaz olur.

Turizm amaçlı Bungalov faaliyeti yapılacak arazilerin seçimi hem coğrafi özellikler hem de arazi yapısı bakımından hassasiyet gerektiriyor. Çevresindeki bitki örtüsünün korunması ve yapılaşmanın bölgenin doğal dokusuna zarar vermemesi de büyük önem taşır. Hele, hele tarıma elverişli arazilerin turizme açılması, o bölge halkının hayati damarlarının kesilmesi demektir.

Pınarçalı’nın tarıma elverişli arazisini, Turizm amaçlı Bungalov evleri için imara açmak, Pınarçalı’nın bindiği dalı iradesi dışında kesmek demektir.

Ayrıca, aynı bölgede köylülerin barınaklarına izin verilmezken, yan parsellere turizm amaçlı Bungalov inşaatı için imara açılması ciddi bir çifte standart örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Belediyenin bu tutumu, “herkes için eşit imkanlar” ilkesine gölge düşürüyor. Köylüye yaşam alanı sağlamayan, yerel halkın barınma hakkını kısıtlayan, diğer yandan bazı yatırımcılara turizm adı altında imtiyaz tanıyan bir yaklaşım adil midir? Bu çifte standart, toplumsal huzuru ve yereldeki güveni sarsmakta, köylünün haklı tepkisine neden olmaktadır.

Belediyelerin, turizm yatırımlarını desteklerken yerel halkın barınma ihtiyaçlarını da gözetmesi, bölgenin doğal ve sosyal dengelerini koruyacak adımlar atması şarttır. Sonuç olarak, turizmde kalkınma kadar adaletin de sağlanması, sürdürülebilir bir gelecek için vazgeçilmezdir.